Amsterdam - Hollanda

Hollanda, sınırlarından itibaren hissettirdiği duygularla çok beğendiğim bir ülkeydi. Haritada görünce küçücük dediğim yere çok farklı hayatların sığması beklediğim bir şeydi dersem çok yanlış olur. Dilleri her ne kadar Felemenkçe olsa da İngilizce neredeyse herkesin bildiği, anadil gibiydi. Felemenkçe, Amsterdam özelinde garip olacak ama çok fazla duymasam da anladığım kadarıyla biraz kulak tırmalayan, kulağa çok da estetik gelmeyen bir dil. Buraya gelmeden önce kaba taslak fikirlerim olsa da tarihiyle ilgili çok fazla şey bilmiyordum. Ülkeye girişimi Almanya üzerinden trenle yaptım ve yol, gündüz vakti olmasından dolayı sadece seyretmekle geçmişti. Yemyeşil, düz ve çiftliklerden oluşan 1.5 saatlik yolculuktan sonra Amsterdam’a yaklaştığımızı başlayan kanallardan anladım aslında.

Amsterdam-Centraal, varış noktası olarak belki de en iyi konuma sahipti; çünkü çıkar çıkmaz kendinizi şehrin göbeğinde buluyorsunuz. Ben gardan çıkar çıkmaz biraz büyülendim aslında. Burası gördüğüm çoğu şeyden farklıydı. Binalar dar, sıkışık ve çok uzun değil; ayrıca solmuş olmalarına rağmen renklerini görebiliyordum. Hava, şansıma burada pek rastlanılmayan şekilde güneşliydi. Buradaki kanal evleri, sol tarafımdaki saray, sağ tarafımda su sesleri... Hareket etmeden izlemeyi sürdürmeyi çok istesem de bir yerden başlamak gerek diyerek ilk 1 saat rastgele, burada sanki daha önce bulunmuşum gibi sokaklarına daldım. Dam Meydanı’na geldiğimde burasının çok fazla turistin uğrak noktası olan bir yer olduğunu anladım. Bu yüzden olsa gerek, etraftaki çöp yığınları insanı şaşırtmıyordu.

 

Amsterdam-Centraal

 

Burası, hayatımda gördüğüm en pahalı müzelere de ev sahipliği yapıyor. Parasını hak ediyor mu kısmıysa: evet! Rijksmuseum, kendi başına Hollanda Krallığı’nın tarihi, devlet ilişkileri, kölelik ve dönemin önde gelen donanmasını anlayabilmek için hem dolu dolu hem de oldukça açıklayıcı. Binası ve ortasında bulunan tünel benzeri geçiş ise bu tarih dolu yere ayrı bir güzellik katmış. Hemen yakınında bulunan Van Gogh Müzesi, buranın tersine daha modern bir mimariyle güzel bir harman oluşturmuş. Van Gogh’un eserlerini canlı bir şekilde görebilmek... o kısmı anlatamıyorum, yaşamak gerekiyor.

 

Lale Pazarı

Kanallardan birisi

 

Burası, hayatımda gördüğüm en garip şeylerden birini içeriyordu: bisiklet trafiği! Hatta bu trafikten çok, bisiklet kaosu demek daha doğru olur. Bazı caddelerde bisikletler için ayrılan kısımlar, yaya ve araç yollarından daha geniş. Okuduğuma göre 18 milyon nüfuslu bu ülkede 23 milyon bisiklet bulunuyor.

İstanbul feribotları gibi olmasa da Amsterdam-Noord’a geçmek için tren istasyonundan binilen bir feribot ağı bulunuyor ve ücretsiz. Kalacağım yerden dolayı bu hattı kullandım ve yaklaşık 10 dakika sürüyor.

Fark ettiğim şeylerden birkaçı, bu ülkede gerçekten hoşgörünün bulunduğu. İnsanlar genel olarak çok arkadaş canlısı olmasa da yargılanma durumunun belki de en az yaşanacağı yerlerden birisi. Ayrıca din konusu burada üzerinde durulan bir şey olmaktan çıkmış gibi duruyor. İnsanlar bazı kiliseleri otel, restoran hatta spor salonu olarak kullanıyordu. İlginç bir deneyim olur diyerek otele çevrilmiş bir kilisede bir gece kaldım.

Sevimli evleri, kanalları ve sunduğu özgürlükleriyle burayı deneyimlemiş olmaktan mutluluk duyuyorum. Yemeklerini pek sevemesem de tatlıları bana yetti açıkçası. Tekrar gelmek isteyeceğim yerler listesinde ilk sıraya yazdığım Hollanda, pahalı oluşuna rağmen görülmesi gereken bir yer!

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Azerbaycan - Nahçivan

Hakkımda

Viyana - Avusturya