Viyana - Avusturya
Avusturya Orta Avrupa’da bulunan deniz kıyısı olmayan bir ülke. Avrupa’da bulunup da ziyaret ettiğim ilk ülke oldu benim için. Resmi dili Almanca ama kendine has bir şivesinin olduğunu tahmin ediyorum. Havalimanından itibaren gözlem yapmaya başladım ve ilk anlarımdan itibaren gözüme çarpan ilk şey insanların ne neşeli ne de mutsuz olduğuydu. Sert ve soğuk olduklarıyla ilgili gitmeden önce birkaç yazı okumuştum ama dediğim gibi ilk gözlemim çok arada olduğuydu. Viyana Havalimanı Schwechat isimli bir bölgede yer alıyor, şehir merkezine gitmek için birkaç seçenek bulunuyordu; ben en uygun seçenek olan tren ve metro aktarmasını kullanmayı tercih ettim. Gişelerden bilet işlemlerini hallettikten sonra insanların İngilizceye hakim oluşları bir nebze dil sorunu olmayacağıyla ilgili içimde bir rahatlama oluşturdu. Kaldığım yer biraz merkez konum diyebileceğimiz bölgeden uzak olsa da (Meidling Hauptstraße) bir Viyanalı nerede yaşarsa öyle bir binaydı. Dışı, araştırmama göre Barok mimarisiyle gayet göze çarpıcı gelen ama eskiliği ve bir nebze depresifliği içeren bir binaydı. Devasa bir kapıdan geçtikten sonra içerisinin ne kadar ürkütücü geldiğini anlatamam. Dar ve sık merdivenlerden en üst kata çıkarken insanların evlerinin önlerine koydukları saçma eşyalar, bira kasaları, eski dolaplar vs. o anda gerçekten ruhsuz bir yerde olmadığımı hissettirdi. Dikkatimi çeken bir diğer şey de tavanların, pencerelerin ve kapıların inanılmaz derecede büyük oluşuydu. Alışkın olduğumdan çok farklıydı bu durum. Düşündüğüm bir diğer şeyse acaba asansörsüz bu binada yaşlıların nasıl çıktığıydı; acaba yaşlarına göre dinç miydiler yoksa hiç yaşlı yaşamıyor muydu? Bu sorunun cevabını öğrenemedim.
Hiç anlamadığım bir dilin içinde tek tük ortak kelimelere denk gelince sevindiğimi hatırlıyorum. Bu kelimelerden insanların ne konuştuklarını anlamaya çalışıyordum. Bu küçük oyunum özellikle kalabalık restoran gibi yerlerde tavan yapıyordu. Herkesin bildiği bir fast food zincirinde tek açık yer olduğundan dolayı sipariş verirken bu oyunu başlatmıştım aslında. Bu arada lezzet olarak Türkiye’yle arasında fark bekliyordum ama bu kadar pozitif ayrışacağını tahmin edemiyordum. Belki çok açtım ondandır ama o an çok daha lezzetli gelmişti. Ayrıca belirtmekte fayda var, canlı kısımları illaki vardır ama benim kaldığım yerde hayat 7-8 gibi bitiyor; ne market ne başka bir şey açık. Akşam saatlerinde bile bu bölgede yaya geçitlerinde ışık beklemeleri çok şaşırtmıştı; ilk seferinde biraz aptal gibi hissettiriyor, yalan yok.
Sabah erken saatlerde ilk durak, buranın pazaryeri gibi düşündüğüm Naschmarkt’tı. Metrodan iner inmez gördüğüm rastgele binalardaki mimari insanda gerçekten “ben nereye geldim?” hissi oluşturuyor.
Tahmin ettiğim gibi bu pazaryeri genel olarak mülteci ağırlıklıydı. Araplar, Afrikalılar ve Türkler yöresel ürünlerini satıyordu. Burada Viyanalı bir adamla Türkçe kısa bir sohbet etmek ilk durak için çok garip oldu.
Sonraki durak Karlskirche’ydi. Tadilatta olduğundan dolayı çok hoş olmasa da küçük oluşuyla beraber gayet şirin bir yerdi.
Birkaç noktaya daha giderken sokaklarının genişliği ve enteresan aydınlatma sistemiyle beraber insanlarının sağlıklarına verdiği önem gerçekten örnek alınasıydı. Gencinden yaşlısına koşuyor ve hareket ediyorlar.
Merkeze, yani en canlı kısmına gelirken şehrin çok şey anlatmak istediğini, her tarafının tarih koktuğunu iliklerime kadar hissettim. Burası zaten müze olarak çok zengin bir şehir ama verdiği hissiyatı ve sakladığı duygusal sırrını anlamak için burada birkaç ay geçirmek gerekiyor bence. Olabildiğince görmeye, anlamaya çalıştım; hâlâ daha fotoğraflara bakıp düşünürüm. Yemeklerinin o kadar lezzetli ve iştah açıcı olduğunu söyleyemem, özellikle Türk mutfağını bir ömür yedikten sonra; ama Melanj isimli latte vari kahveleri ve tatlıları, özellikle Apfelstrudel, insanda bir gülümseme bırakıyor.
Viyana’nın en vurucu, en görkemli yeri olduğunu düşündüğüm yer Aziz Stephan Katedrali’ydi. Çok fazla binanın arasından geçtikten sonra, bir meydan gibi alanda bulunan bu yeri ilk gördüğümde burada bir gün oturmak ve izlemek istediğimi hatırlıyorum. Her köşesinde ayrı bir detay; yüksekliği ve heybeti, Osmanlı’dan kalma izler ve göndermeler… Burası çok ayrı bir yer. Bende bir boşluk hissi oluşturdu bu görkem; o kadar küçük ve gereksiz hissetmiştim ki!
Viyana; binaları, parkları, müzeleri ve kütüphaneleriyle insanı cezbeden, her yerinde farklı bir şey bulduğum, şaşırdığım ve çok beğendiğim bir şehir oldu. İnsanlar İngilizceyi çok iyi biliyordu ve yardım etmeye de genelde açıktı. Opera binasında izlediğim L’elisir d’amore ve gerek bina, gerek insanların buraya verdikleri önem… Burası zaten Mozart, Beethoven ve Schubert gibi dev isimlere ev sahipliği yapmasıyla tam bir klasik müzik diyarı. Ancak müziğe gösterilen saygıdan olsa gerek, sadece belirli yerlerde duyabiliyorsunuz; buna modern müzik de dahil.
Ben bu şehri çok sevdim; seslerini ve görselini. Müzelerinde saatler harcadım, hissetmeye çalıştım. Bende hep güzel anılarla kalacağını düşündüğüm, görkemli ama ayarında bir yerdi burası.


Yorumlar
Yorum Gönder